Düşünün ki bir sabah uyanıyoruz ve güneş doğmamış. Gecenin karanlığı gündüze teslim olmamış. İlk anda bir tedirginlik, ardından panik… İnsanlığın yüzyıllardır alıştığı, üzerine hayatını kurduğu düzen sarsılıyor. Güneşin doğmaması, sadece ışığın eksikliği değil; aynı zamanda yaşamın düzeninin bozulması demektir.
İlk olarak doğa ve ekosistem etkilenir. Bitkiler fotosentez yapamaz, bu da oksijen üretiminin durması ve gıda zincirinin kopması anlamına gelir. Hayvanlar ve insanlar besin bulamaz hale gelir. Hava sıcaklığı hızla düşer, çünkü güneş gezegenimizi ısıtan yegâne kaynaktır. Dünya kısa sürede bir buzul çağına dönüşür.
Sosyal düzene bakacak olursak, bu olay insanın ne kadar kırılgan bir varlık olduğunu ortaya koyar. Enerji kaynakları tükenir, iletişim ve teknoloji çöker, insanlar hayatta kalma mücadelesine girer. Toplumlar arasında dayanışma mı artar, yoksa kaos mu başlar? Bu sorunun cevabı belki de insanın özüne dönmesine bağlıdır.
Felsefi olarak bakarsak, güneşin doğmaması insana bir şeyleri hatırlatır: Hayatta garantili sandığımız şeyler aslında Allah’ın bir lütfudur. Güneşin her sabah doğması sıradan bir doğa olayı değil, Allah’ın düzeni ve merhametinin bir tezahürüdür. Biz bunu her gün görür, ama belki de yeterince şükretmeyiz. Güneş doğmazsa, bu eksiklik bize neleri kaybettiğimizi ve ne kadar bağımlı olduğumuzu anlatır.
Karanlık bir dünyada, insanlar ruhen aydınlık arar. Belki de böylesi bir felaket, insanlığı yeniden maneviyata, birbirine ve Yaradan’a yaklaştırır. Bu karanlık, sadece fiziksel değil, aynı zamanda içsel bir aydınlanmayı tetikler.
Ama unutmayalım, Allah’ın rahmeti geniştir ve O’nun düzeni kusursuzdur. Güneş, O’nun dileğiyle her sabah yeniden doğar. Her doğan güneş, bize hayatın devam ettiğini, yeni bir şansa sahip olduğumuzu hatırlatır. Bugün güneş doğduysa, bunun kıymetini bilmek, şükretmek ve daha iyi bir insan olmak için bir fırsat değil midir?
Yorum Yazın
Facebook Yorum